BİR DEVRE ATILAN İMZA İMPARATORLUĞUN SON NEFESİ ULU HAKAN SULTAN ABDÜLHAMİD HAN
Kemahlılar Sosyal Kültür ve Yardımlaşma Derneği Başkan Vekili Araştırmacı Yazar Recep Babacan, “Oğuz Onbaşı” eserinden sonra, “İmparatorluğun Son Nefesi Ulu Hakan Sultan Abdülhamid Han” isimli eserini okurları ile buluşturdu. Yayınlanmasının üzerinden kısa bir zaman geçmesine rağmen kitapseverler tarafından büyük ilgi odağı haline gelen eserin önümüzdeki günlerde ikinci baskısı gerçekleşecek.
ÇANAKKALE'NİN UNUTULMUŞ BİR KAHRAMANI KEMAHLI OĞUZ ONBAŞI TÜM KİTAPÇILARDA
Araştırmacı Yazar Recep Babacan, iki oğlunu Sarıkamış, bir oğlunu Çanakkale de şehit veren kendisi de Çanakkale başta olmak üzere birçok cephe de savaştıktan sonra gazi unvanı ile memleketi Kemah’a dönen Oğuz Onbaşı’nın destansı hikayesini kitaplaştırdı. Araştırmacı yazar Recep Babacan’ın kaleme aldığı “Oğuz Onbaşı” kitabı ilk sözünden son sözüne kadar okurları göz yaşlarına boğuyor.

Çanakkale Geçildimi

Selamların en güzeli Allah'ın selamı hepinizin üzerine olsun değerli Kemahlılar
Saygıdeğer okuyucularım bugün sizlere içerisinde bulunduğumuz günlerin anlamına münhasıran Çanakkaleden bahsetmek istiyorum.
Her okuyucunun okuduğu belli kitaplar vardır, Belli yazarları kendilerine örnek alırlar ve o yazarların çıkardığı eserleri sabırsızlıkla beklerler. Mustafa Armağan yıllar önce bir eser yayınlamıştı eserin adı MASKELER VE YÜZLER bu eserde ilginç tespitler mevcuttu.
Okuyunca şaşırmıştım ve bu bölümlerin üzerini renkli kalemlerle çizmiştim.
Çizdiğim yazılardan birisin başlığı şöyleydi.
ÇANAKKALE GEÇİLMEZ DİYORLAR ÇANAKKALE GEÇİLDİ..
şaşırmış ve her kelimesini nefesimi tutarak okumuştum.
Gerçekten Çanakkale geçilmişmiydi. Yazar burada ne anlatmak istiyordu.
Geçtiğimiz günlerde yeni bir eser daha yayınladı sevgili Mustafa Armağan
Bu eserde bulduğum bir anektodu da sizlerle paylaşmak istiyorum.
Diyorki Armağan,

Emekli Tümgeneral Doğu Silahçıoğlu, “Cumhuriyet” gazetesinde İstiklal Marşı’nı fazla dinci bulduğunu ve içinde geçen bazı ümmetçi kelimeler yüzünden içine sindiremediğini yazmıştı.

Ne var ki, İstiklal Marşı’mıza yönelik bu incitici ve soğutucu tavır yeni değil. Necip Fazıl’ın deyişiyle “mahut” kesimler 87 yıldır İstiklal Marşı’nın içeriğinden mayına basmış insanların çaresizliği içinde fena halde rahatsızlar.

Akif’in şiirini beğenmeyenler olabilir. Fakat yıllar yılı her çalındığında “hazırol-rahat” emrini veren bir komutanın, ömrünün “rahat” pozisyonuna geçtikten sonra zamirindekini boşaltmasıdır asıl acı olan nokta. Biliyoruz ki, İstiklal Marşı’nın ilk okunduğu oturuma Mustafa Kemal Paşa başkanlık ediyordu ve Hasan Basri Çantay’ın dediğine göre, 12 Mart günü marşı ayakta dinleyip alkışlayanlar arasındaydı. Hatta İsmail Habib Sevük’e, İstiklal Marşı’nın en beğendiği beytinin “Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet/Hakkıdır Hakka tapan milletimin istiklâl” olduğunu söyledikten sonra “bu milletten asla unutmamasını istediğim mısralar işte bunlardır” dediğini de biliyoruz.

Orhan Okay hocanın ağzına sağlık. “Mehmed Akif” demişti, “Türk şiirinin Mimar Sinan’ıdır, İstiklal Marşı da Selimiye’sidir.” Sinan’a ve Selimiye’ye karşı çıkanlar olmuş muydu bilmiyoruz ama Silahçıoğlu çizgisindekiler az da olsa hep mevcuttu. Aşağıda onlardan ikisini tanıyacağız. Açın Nazım Hikmet’in “Kuvâyi Milliye” destanını ve şu mısraları gözünüzü kırpmadan okuyun:



Bizim İstiklâl Marşı’nda aksıyan bir taraf var,
bilmem ki, nasıl anlatsam,
Âkif, inanmış adam,
Fakat onun, ben,
inandıklarının hepsine inanmıyorum.


Belli ki Nazım’ın İstiklal Marşı’nda hazmedemediği taraflar vardır. Olabilir. Ancak dikkatinizi çekmek istediğim nokta başka.

Maalesef Nazım Hikmet’in bazı şiirleri ‘de’ gizli eller tarafından makaslanmıştır. Mesela yukarıda geçen “Âkif, inanmış adam” mısrası, sözkonusu destanın 1965’te yapılan ilk baskısında “Âkif, inanmış adam, büyük şair…” şeklindeydi. Yani “büyük şair” ifadesi sonradan metinden çıkarıldı. Neden? Nazım Hikmet’in Akif’e “büyük şair” demesini kimler istememiş olabilir?

Akif’in İstiklal Marşı’na karşı çıkanların ilki, bizzat TBMM bünyesindendi. Tunalı Hilmi Bey, Abdülhamid’e öfkeli muhalefetiyle adını duyurmuştu. “Geçici meclis”in Ankara’da toplanması kararlaştırılınca -ki “Meclis-i muvakkate” tabiri bizzat milletvekili mazbatalarında geçer- TBMM’ne katılan Tunalı Hilmi, ilk mecliste halkçı ve Türkçü fikirleriyle tanınırdı.

Takvimler 12 Mart’ı gösteriyor ve meclis başkanlığı kürsüsünde Abdülhak Adnan (Adıvar) oturuyordu. Yarışmaya gönderilen şiirler içinden 7’si seçilip meclise gönderilmiştir. 1 Mart günü bu şiirlerden sadece Akif’inki okunmuş ve okunur okunmaz da, daha ilk mısrasından itibaren şiddetli alkışlarla karşılanmıştır.

Bir usul tartışması yaşanmaktadır. ‘Şiirleri edebiyatçılardan oluşan bir komisyona havale edelim, onlar karar versin’, diyenler ile ‘Hayır, bu meclisin işidir’, diyenler arasında kıyasıya bir mücadele yaşanmaktadır. Besim Atalay, milli marşların halkın ruhundan fışkırması gerektiğini, ödül için yazılmış bir şiirin milletin hissiyatını dile getiremeyeceğini savunur. Akif karşıtı harekâtın düğmesine basılmıştır.

Hamdullah Suphi para meselesini izah eder, Akif’in yarışmaya para ödülü olduğu için katılmadığını ve kendisinin ısrarıyla ve ödül şartını kaldırmasıyla şiirini yazmaya razı olduğunu anlatır. Üstelik milli marş halk arasından doğmadı diye bekleyecek miydik? Şairlerimize başvurulmuş ve onlar da şiirlerini göndermişlerdir.

Ardından Dr. Suat Bey ile Hacı Tevfik Efendi, Akif’in şiirini destekleyen konuşmalar yaparlar. Onlara cevap Tunalı Hilmi’den gelir. Gürültüler ve protestolar arasında yaptığı konuşmada şunları söyler:

“Arkadaşlar, mesele gayet mühimdir. Eğer bu marş milletin ruhunu kavrıyabilecek bir marş ise onda ufacık bir yakışıksızlık diyelim, sonra o marş için pek büyük düşüklük verir. Biraz serbest söyliyemiyorum, kusura bakmayınız… Katiyen Hamdullah Suphi Bey’in isticaline [marşın kabulü için acele etmesine] iştirak edemem.”

Refik Şevket Bey’in, Akif’in de salonda bulunduğunu kastederek, şairlerin şahsiyetlerine tecavüz edilmemesi için müzakerelerin burada kesilmesi ve oylamaya geçilmesi yolundaki itirazına rağmen konuşmasını sürdüren Tunalı Hilmi, şiirleri bir özel komisyona havale etmeyi teklif eder. Ne kadar gizlese de, Akif’in şiirinde hazmedemediği taraflar olduğu besbelli olan Tunalı Hilmi’nin derdi, kabul edileceği kesin gibi olan bu şiirin en azından “belli yerleri”nin değiştirilmesidir. Marşın neresinden rahatsız olduğunu açıkça belirtmeye cesaret edemeden şunları söyler:

“O özel komisyon, seçtiği manzumenin sahibini çağırır, der ki ona: Şu mısrayı çıkarsanız veya şu mealde değiştirseniz ve şu kelimenin bununla değiştirilmesi mutlaka gereklidir. Sahibi bu değişikliklere onay verir ve o zaman manzume daha parlak olur.”

Plan şu: Edebiyatçılardan oluşacak komisyon şairleri huzuruna davet edecek. Bir şiiri seçecek ama o şiirde beğenmediği kelimeleri çıkarttıracak, değiştirtecek veya yeni kelimeler eklettirecek. Velhasıl, koca Akif’i bir talebe gibi imtihana sokturacak. Tabiatıyla Akif de bunu kabul etmeyeceği için şiirini yarışmadan çekecek. Anladınız tabii: İğrenç bir oyunun eşiğindeyiz.

Sonra bir önerge savaşları. Çantay ve arkadaşları Akif’in şiirinin oylanmasını talep eder, Tunalı Hilmi’nin ekibi ise komisyona havalede ısrarlıdır. Meclisteki ağırlık Akif’ten yanadır ya, Hilmi Bey son bir hamle yapar. Bu defa asıl gayesini saklamaz. Akif’in marşının “tebdil edilmesi [değiştirilmesi] ihtimali vardır” diyerek rahatsızlığını belli eder. Ne ki, Meclis başkanı müzakereyi bitirir. Şimdi sıra oylamaya gelmiştir. Bu arada Refik Şevket Bey’in sesi duyulur: “Akif’in şiirinin aleyhinde bulunanlar da ellerini kaldırsınlar ki, muhaliflerin miktarı anlaşılsın.” Sadece kabul edilmesi için el kaldırarak oylama yapıldığı ve “ekseriyet-i azîme”, yani ezici çoğunlukla kabul edildiği yazılıdır kayıtlarda. Keşke reddedenleri de bilebilseydik: Tunalı Hilmi’den Nazım Hikmet’e, oradan Doğu Silahçıoğlu’na uzanan çizginin soyağacını daha net olarak tespit edebilirdik.

Az daha unutuyordum: Kırşehir mebusu Yahya Galip, Akif’in bizzat kürsüye çıkıp şiiri kendisinin okuması yolunda bir önerge vermiştir. Etraflarına bakınanlar bir sıranın boş kaldığını gördüler. Akif bir sis gibi aralarından geçip kendisini Ankara’nın çamurlu sokaklarına atmıştır çoktan.

İşte Çanakkale savaşından sonra haleti ruhiyesiyle ülkemizin durumu buydu ve bu aslan yürekli gençler Hilal ile haçın savaşında yüzlerimizi güldürmüştür.
Çanakkale savaşı, doğu ile batının, hilal ile haçın, iki medeniyetin, iki inancın hesaplaşmasıdır. Batı, son haçlı seferlerinden beri ilk defadır ki bu kadar yoğun bir şekilde doğuya yönelmiştir. Güçlü, mağrur ve kibirlidir. Özellikle teknolojisine ve silah gücüne güvenmektedir. Kendi medeniyetlerinin İslam medeniyetinden daha üstün olduğunu sanmaktadır. Değil mi ki zenginler, gelişmişler, ilerlemişler, üstün gelecek olan onlardı. İtalyan eski başbakanı Berlusconi, ırakın ABD tarafından işgali sırasında; "bizim medeniyetimiz onların medeniyetini yener" derken aynı mağrur ağızla konuşuyordu. Büyük laf etmişti. Çanakkale de ki askerlerimiz büyük laf etmeyi bilmiyorlardı. Ama imanlarının batının tüm materyalist değerlerinden daha büyük olduğunu biliyorlardı. Batının zenginliği, askeri üstünlüğü, kocaman topları, kan kusan savaş gemileri kahramanlarımızın gözünü korkutmamıştı. İman dolu göğüslerini batının teknolojisine siper etmişlerdi. Batı karşısında asla kompleks içerisinde değillerdi.

Bu savaş, silahla iman gücünün çarpışmasıdır. Birisinin en büyük kozu askeri gücü diğerinin en büyük gücü ve sığınağı iman kalesidir. Mehmetçik, gök ekinler gibi biçilmek pahasına makus tarihimizi yenmek ve bize biçilen kefeni yırtmak için bedenini feda etmiştir. Mehmet Akif " Türk askeri ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından onun göğsündeki kat kat iman alınacak gibi bir kale değildir" derken bu hakikate dikkat çekmektedir.

Cihad şuuru ve şehadet özlemi
Osmanlı da bir sır var: Askerinin gözünde korku yok, tüm imkânsızlıklara rağmen şikayet etmiyor. On beş yaşında ki henüz sakalı bitmemiş, bıyığı terlememiş gençler gözlerini kırpmadan ölüme gidiyorlar. Aileler ciğerparelerini gidenin gelmediği cephelere kına yakarak gönderiyor. Yöneticiler, tıbbiye ve harbiye gibi okulların öğrencilerini dahi cepheye sürecek kadar kara… Bu sır nedir? Böylesine devleti ve milleti ile yaşlısı ve genci ile okumuşu ve cahili ile zengini ve fakiri ile aynı hedefe kilitlenmiş devlet- toplum var mıdır? Osmanlıda ki sır nedir… Bu sır İslamiyettir… Bu sır cihat şuurunda ve şehadet özleminde gizlidir.

İtilaf devletleri komutanlarından Alan Moorehead da aşılmaz mehmetçik savunması için " Bir sır var orada" diyor. Hamilton ise sırrı bulmuş gibidir "Türkleri Cenabı Allah larından ayırmak için bilmem ki ne yapmalı?" diye hayıflanıyor. Toprak haber götürmesin ey Hamilton bugün Türkleri Cenabı Allah larından kendi ellerimizle ayırıyoruz.

Çanakkale de cihat edilmiştir. Çünkü müslümanların halifesi cihad-ı ekber - büyük cihat ilan etmiştir. Cihatta Allahın dinini yeryüzünden silmek isteyenlere karşı mücadele edilir. Siz Allahın dinine yardım edersiniz Allah ta size yardım eder. Allahu Teala, Kuranı Kerimde: "Ey iman edenler, siz Allahın dinine yardım ederseniz O da düşmanlarınıza karşı size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar." (Muhammed suresi / 7) buyurmaktadır. Başka bir ayette ise:"Allah size yardım ederse artık sizi yenecek yoktur. Sizi yardımsız bırakırsa ondan sonra size yardım edebilecek kimdir. Müminler ancak Allaha güvenip dayanmalıdır." (Al-i İmran / 160) diye müslümanların dikkatini cihada çekmektedir.

Osmanlı Devleti laik bir devlet değildir. İslami hassasiyet en üst düzeydedir. Devlet başkanı aynı zamanda dünya Müslümanlarının halifesidir. Toplum dindardır, devleti ve milleti ile İslami değerlere sıkı sıkıya bağlıdır. Bundan dolayı ilan edilen cihat fetvasına uymak için adeta birbirleriyle yarışmışlardır. Osmanlı toplumu böyle durumlarda daima işini, gücünü, tahsilini, eşini, ailesini terk ederek canla başla cihada koşmuştur.
Nitekim on beş yaşından yetmiş yaşına kadar eli silah tutabilen herkes cepheye gitmek için kuyruklar oluşturmuştur. Bu kadar genç ve öğrenci neslinin cepheye gitmesi ve çoğunun şehit olması o günden başlayıp cumhuriyet döneminde de devam eden aydın, din adamı ve ilim adamı yokluğunun yaşanmasına sebep olacaktır.

Gençliğimiz uğruna savaşılacak değerleri bilmiyor
Günümüz Türkiyesinin irtica saydığı inanç değerleri o günün Türkiyesinin mukaddes değerleridir. Çanakkale de şehadet şerbetini içen gül yüzlü yiğitlerin, sağcılık ya da solculuk için hayatlarını feda ettiğini söyleyebilir misiniz? Ya da milliyetçilik, ırkçılık, çağdaşlık veya batıcılık için mi savaşmışlardır. Kapitalizmin materyalist değerleri ya da sosyalizmin inançsız manifestosu için de savaşmamışlardır. Onlar âlemlerin Rabbi olan Yüce Allahın uğrunda savaşmayı emrettiği değerler için savaşmışlardır. Uğruna mücadele ederken ölenlerin şehit, kalanların gazi olduğu mukaddes değerler için savaşmışlardır. Bu mücadelenin Kuran da ki adı cihattır. Üzülerek ifade edelim ki günümüz gençliği bu değerlerden yoksun ve habersiz büyüyor. Cihat nedir? Şehit Kimdir? Uğrunda ölünecek değerler var mıdır? Hiçbiri bilinmiyor. Hal böyle olunca bize "Allah bu millete savaş vermesin" diye dua etmek düşüyor.

Çanakkale geçildi
Çanakkalede şehid düşen askerlerimiz sadece bir toprak parçası için mücadele etmemişlerdir. Aynı zamanda inancımızı, medeniyetimizi, kültürümüzü, ahlakımızı, bizi biz yapan , bizi farklı kılan değerlerimizi müdafa etmek için canlarını vermişlerdir.Batılılar 1915 de Çanakkaleyi geçmiş olsalardı bize ait bu değerlerin yerine kendi medeniyet değerlerini yerleştireceklerdi. Ancak şüheda buna izin vermedi.
Devam eden yıllarda ise savaş bile yapmadan hatta biz farkında bile olmadan, Çanakkale geçildi.Bugün öz vatanımızda, bizi biz yapan değerler, İslami değerler yerine batıdan alınan değerlerin geçer akçe olması, batı medeniyeti karşısında yenildiğimizin göstergesidir. Saygıdeğer okuyucularım;söylemek bize çok zor geliyor ama Çanakkale geçildi…

Şehitler aramızdalar
Sahabe anlatıyor: Benim üzgün olduğumu gören Rasulullah sordu: "Seni üzen nedir?" "Babam Uhud da şehit düştü" dedim."Bizler yetim kaldık, ona üzülüyorum." O zaman bana dedi ki : "Allahın babana hazırladığı nimeti sana haber vereyim. Allah aradaki perdeleri kaldırarak babanla yüz yüze konuştu. Ey kulum dile benden ne dilersen" dedi. Babam da; "Ey Rabbim, beni dirilt yeniden dünyaya gönder, senin yolunda ikinci kez şehit olayım" diye karşılık verdi. Allahu Teala; "ben ölenlerin bir daha geri dönmeyeceği hükmünü koydum " dedi ve şehidini sevindirmek için şu ayeti indirdi:
"Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz hayır onlar diridirler. Rableri katında rızıklandırılıyorlar" (Al-i İmran / 169)

o Günleri tarih kitaplarından araştırıp buluyorum ve bu gün oynanan oyunlara bakıyorum 1000 yıldır aynı oyunla bizleri vuranlara sesleniyorum ne olur artık düşün yakamızdan ve Cenab-ı Rabbil alemine sesleniyorum.
Ya rabbi duy sesimizi..




Recep BABACAN
24.03.2008